Belki farkındayız, belki değiliz; bilemiyorum ama son yıllarda, hatta özellikle son aylarda bölgemizde yaşadığımız olaylar, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, dünyanın geleceğini yeniden şekillendirecek olaylardır.
Bugün kendisini dünya halklarının seçilmiş efendisi gören Siyonizm ile onun bilek gücü misyonunu üstlenmiş olan Amerika, bölgemizde kendilerine belirledikleri hedefleri gerçekleştirmek için var güçleriyle uğraşıyor.
Onların bu planları karşısında asıl mesele, bizim nasıl bir tavır takınacağımızdır. Ama ne yazık ki bizler, bu saldırgan ve azgın güçler karşısında durmamız gereken yer itibarıyla ciddi bir kafa karışıklığı yaşamaktayız. Onlar, kendi medeniyetlerinin —hatta iki yüz elli yıl önce kurulan devletlerinin— Hristiyanlık ilkeleri üzerine kurulduğunu, daha sonra bu ilkelerin Yahudilik ilke ve amaçlarıyla da barışarak harmanlandığını açıkça ilan ederken; biz, onların bu harmanlanmış saldırganlığı karşısında nasıl bir tavır alacağımız noktasında henüz ortak bir karar vermiş değiliz.
Bugün “Amerika / İsrail - İran savaşı” denilen ve bölgemizi topyekûn ateş altında tutan bu savaşta; kimimiz bu savaşın sırf İslam’ın Şii anlayışını öne çıkarmak için uydurulmuş çakma bir savaş olduğunu söylerken, kimimiz de eğer bu savaşı İran kazanırsa dünyada oluşacak mezhepsel etkiyi göz önünde bulundurmamız gerekir diyerek endişe duymaktadır.
Bu sebeple, konuştukları dil ve takındıkları tavırlara baktığımızda dindar bir görüntü sunan bu tiplerden bir kısmı, Amerika ve İsrail’in ateş ettiği yere ateş etmekte; bir kısmı da olup bitenleri görmezlikten gelerek sessizliği tercih etmektedir.
Daha da ötesi, bu tiplerden bazıları on iki bin kilometre öteden gelerek bölgeyi düzene sokmak ve bölge zenginliklerine çökmek isteyenleri kınamak, onlara karşı tavır almak gerekirken; bu Batılı Epstein çetesinin saldırısına uğrayan İran’ı kınamaktan çekinmemektedirler.
Madem bizler Müslümanlarız ve ilahi bir kitabın mensuplarıyız; acaba Kur’an, bu gibi durumlarda bizim birlik ve beraberlik içinde nerede duracağımızı, kime karşı tavır alacağımızı içinde kodlayıp barındırmamakta mıdır? Gerçekten böyle ciddi bir olay karşısında bizleri kendi halimize mi bırakmaktadır? Bugün yaşadığımız bu büyük olaylarla ilgili Kur’an’ın biz Müslümanlara söylediği veya Kur’an’ı konuşturanlar tarafından dillendirilmesi gereken hiçbir şey yok mudur?
Oysa Kur’an, yüreklerde yer edinmiş imanın dış azgınlara karşı korunabilmesi için ilk örneklendirmeyi Âdem ile İblis arasındaki mücadele üzerinden yapmıştır. İblis, Hz. Âdem’in yüreğindeki imanı çarpıtmaya çalışırken, aynı zamanda onun kişiliksel varlığını da hedef almıştır.
Kur’an, İbrahim ile Nemrut kıssasını günümüze aktarırken, Nemrut’un en acımasız yönüne vurgu yapmış; İbrahim’i canlı canlı ateşe atacak kadar gözü dönmüş bir zulüm düzenine işaret etmiştir. Yine Kur’an, Hz. Musa ile Firavun’un mücadelesini bize aktarırken, Firavun’un zulmünün sınırsızlığına dikkat çekmiş; bütün erkek çocukların öldürülmesi emrini özellikle öne çıkarmıştır. Aynı şekilde, Mekke’nin şirk ehli, zengin ve dindar görünümlü önderlerinin ilk Müslümanlara yaptıkları zulümler; onların açlığa ve yokluğa mahkûm edilmesi, Ebu Talib Mahallesi’nde yıllarca süren boykotlar… Bütün bunlar aslında Kur’an’ın, zulüm ehlinin karşısında nerede durmamız gerektiğini bize göstermesidir. Hatta Kur’an, sadece işaret etmekle kalmıyor; olmamız ve durmamız gereken yeri açıkça ortaya koyuyor. Eğer bugün geçmişin zulüm önderleriyle günümüzün zulüm önderleri örtüşüyor ya da örtüştüre biliyorsak bizim duracağımız yer de apaçık bellidir.
Tarih boyunca zalimlerin karşısında duran peygamberlerin; yani İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve Hz. Muhammed’in durduğu yer, yürüdüğü yol bizim yolumuzdur. Ve aslında dönemlerinin azgınlarına karşı direnmek bütün peygamberlerin ortak sünnetidir.
Evet… Dönemin azgınlarına karşı Medine’de yaşayan Evs ve Hazrec kabilelerinin kalplerini birleştiren Rabbim, günümüzün azgınlarına karşı da inşallah bizim kalplerimizi birleştirir