Kur’an, inanç noktasında insanları farklı isimler altında zikreder: İnananlar–inanmayanlar, müminler–münafıklar, kâfirler–müşrikler; Hristiyanlar, Yahudiler, Sâbiîler… gibi. Ancak Fâtiha Suresi üzerinden bir başka ayırım daha yapar. Bu ayrım, kalplerde barındırılan inançlar üzerinden değil, bu inançların eylem ve davranışlara dönüşmüş hâli üzerinden yapılan bir ayrımdır.
Bu ayrım çok taraflı değildir; yalnızca iki taraf vardır:
Yeryüzünün zalimleri, azgınları, gazabı hak edenleri…
Ve onların karşısında duranlar, direnenler.
Kalplerdeki inanç konusunda kimin doğru, kimin yanlış olduğunu kesin biçimde tespit etmek biz insanlar için çoğu zaman zordur. Bu yüzden gerçek inanç sahipleri yanlış tanıtılabilir; yanlış inanç sahipleri ise doğruymuş gibi sunulabilir. Ancak eylemler üzerinden, yani zulmedenler ve zulme direnenler üzerinden yapılan bir tanım ya da ayrım, akıl ve vicdan sahibi herkesin anlayabileceği kadar açıktır.
Kur’an, zalim–mazlum ayrımında ne zulmedenin ne de zulme uğrayanın inancını merkeze alır. Hatta özellikle zulme uğrayanların inancından hiç söz etmez. İnancı ne olursa olsun zulmeden zalimdir; zulme uğrayan da inancı sorgulanmadan mazlumdur.
Bu bakış açısına göre bugün yeryüzünde yaşayan sekiz milyar insanın bir kısmının zalimler, bir kısmının ise mazlumdur; kendilerine zulmedilmiş olanlar ya da direnenler olduğunu görebiliyoruz. Bugünkü zulüm ehlinin “ya bizdensin ya karşımızdasın” yaklaşımı da bu ayrımın güncel bir yansımasıdır.
Bizim için asıl mesele, kimin zalim olduğunu doğru biçimde tespit etmek ve buna göre durulması gereken yerde durmaktır. Bu noktada doğru yerde duramayan, zalimlerin yanında saf tutan kişi ve gruplar da yine Kur’anın ifadesiyle "dalâlet ehli" olarak tanımlanır. Dalâlet ehli olmak; Allah’ı dinlediğini iddia edip de durması gereken yerde değil, zulüm ehlinin yanında yer almak demektir.
Kur’an, zalimlerin kimliğini zihinlerde pekiştirmek ve açık etmek için onların özellikle çocuklar üzerinden işledikleri en uç eylemlere dikkat çeker.
Firavun, geleceğini güvence altına almak için erkek çocukların öldürülmesi emrini vermişti. Güya gelecekte kendisini alaşağı edeceğini düşündüğü o çocuktan böylece kurtulacaktı.
Yine Hz. Muhammed döneminde toplumun ileri gelenleri onur ve şerefi, kız çocuklarına sahip olmamakta görüyor; bu sözde utançtan kurtulmak için kızlarını diri diri bile toprağa gömebiliyorlardı. Böylece hayal ettikleri onur ve şerefe ulaştıklarını sanıyorlardı.
Günümüzün azgınlarını, çocuklara yaptıkları üzerinden tanımaya gelince… Onlar daha derin, daha karanlık hayallerin peşine düşmüşlerdir. Uzun süre dünyada kalıcılıklarını sağlamak adına çocuklar üzerinden temellendirdikleri zulümlerini yalnızca öldürmekle sınırlı bırakmamış; işi cinsel sapkınlıklarını onlar üzerinden tatmin etmeye, kanlarını emmeye, bedenlerini yemeye kadar vardırmışlardır. Güya böylece ölümsüz olacaklardır.
Bunların kim olduğu, hangi vicdansızlıkları işlediği açıkça ortaya çıkmış; zulüm ehli olduklarına dair zihinlerde hiçbir şüphe kalmamıştır. Çocuklara karşı bu tavrı sergileyenler, ister geçmişte olsun ister günümüzde, insanlığın ortak vicdanında en acımasız zalimler olarak ilan edilip mahkûm edilmişlerdir. Zalimlikleri bu seviyeye kadar düşen bu azgınlar için cevabı hem bu dünyada hem de öbür âlemde verilmek üzere Allah şöyle bir soruyla seslenir:
“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi günahından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman…?”
(Tekvîr, 8–9)
Gerek eylemleri, gerek söylemleri ve gerekse küresel ölçekteki hedefleri açısından günümüzün zalimleri de zulme öncülük yapan önderleri de bellidir. O hâlde, ister vicdanlarımızda, ister eylemlerimizde olsun tarihin doğru tarafında kendimize bir durma yeri edinemezsek şu ilahî uyarının muhatabı da biz oluruz:
“Zalimlere meyletmeyin. Yoksa ateş size de dokunur.”
(Hûd Suresi, 113)