İnsanlık var olduğundan beri, kendini güçlü görenlerle zayıflar arasında süregelen bir hâkimiyet mücadelesi vardır. Bu mücadelenin temelinde, bazı insanların diğerleri üzerinde egemenlik kurma ve onların sahip olduklarına el koyma arzusu yatmaktadır.
Bu mücadele kimi zaman bireyler, kimi zaman gruplar, kimi zaman da sınıflar arasında yaşanmıştır. Aslında peygamberlerin mücadelesini de zalimler ve zulme direnen mazlumlar sınıflandırmasıyla bu çerçevede değerlendirmek gerekir. İnsanlık var olduğu sürece bu çatışma da varlığını sürdürecek; hiçbir taraf hedeflerinden ve ideallerinden kolay kolay vazgeçmeyecektir.
19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kölelik sistemi resmî olarak birçok ülkede kaldırılmış olsa da, köleliğin gölgesi işçi sınıfı üzerinde varlığını sürdürüyordu. Dönemin sermaye sahipleri, işçileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam ediyordu. Bu baskı ve sömürü düzenine karşı işçi sınıfı da kendi mücadelesini vermekteydi. Bu mücadelenin düşünsel temellerini atan isimler ise Marks ve Engels olmuştur.
Başlangıçta bir toplum içindeki sınıf mücadelesi olarak ortaya çıkan bu hareket, Lenin, Stalin ve Mao gibi uygulayıcılar sayesinde yalnızca Rusya ile sınırlı kalmamış; Doğu Avrupa’dan Asya’ya, Güney Amerika’dan dünyanın farklı bölgelerine kadar yayılmıştır. Üstelik bugünkü iletişim imkânlarının olmadığı bir dönemde bile bu fikirler dünyanın dört bir yanında tartışılmış, neredeyse bütün evlerde konuşulmuş ve birçok ülkenin parlamentosunda temsil imkânı bulmuştur.
Bu başarı yalnızca işçi sınıfının tarihsel bir kazanımı olarak kalmamış, günümüzde işçilerin sahip olduğu sosyal ve ekonomik hakların gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda “emperyalizm”, “ezen–ezilen”, “sömüren–sömürülen” gibi kavramlar da bu düşünsel mirasın bir sonucu olarak dünya siyasetinde yer edinmiştir. Bu kavramlar bugün bile küresel çatışmaların ve siyasi ayrışmaların merkezinde yer almaktadır.
Bu gün Amerika’nın emperyal hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla bölgemizde sergilediği saldırganlığa karşı Ortadoğu ve Avrupa ülkeleri içinde en dik duruşu Sosyalist İşçi Partisinin liderlik yaptığı İspanya ortaya koymakta ve aynı Amerika İran’dan sonra talan edilme sırasının da Küba’ya geldiğini açıkça söylemektedir.
Günümüzde ise bu mücadele farklı bir boyut kazanmıştır. Artık sadece toplum içindeki sınıflar arasında değil, küresel ölçekte güç sahibi emperyal yapılar ile onlara direnen halklar ve devletler arasında yaşanan bir çatışmaya dönüşmüştür. Bu, belki de tarihin en köklü ve tarafları en net çizilmiş mücadelelerinden biridir.
Bu noktada Kur’an’da geçen “müstekbirler” ve “mustazaflar” ayrımı da dikkat çekicidir. Bu kavramlar yalnızca maddi anlamda ezilenleri değil, aynı zamanda insani değerleri elinden alınmış, onuru zedelenmiş tüm kesimleri kapsamaktadır.
Tarihi süreç içinde insanların yaşadığı zamanlar, dönemler farklı isimlerle anılmıştır: Taş Devri, Tunç Devri, İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ… Bilemiyoruz ama belki de gelecekte içinde bulunduğumuz dönem “iletişim çağı” olarak adlandırılacaktır.
Peki bu neyi değiştirir?
Aslında çok şeyi…
Yüz yıl önce iletişimin son derece sınırlı olduğu bir dönemde bile işçi sınıfının bir bölgede başlattığı hareketin tüm dünyayı etkileyebildiğini gördük. Bugün ise iletişim imkânlarının bu kadar geliştiği bir çağda, zulme ve sömürüye karşı ortaya çıkacak bir direnişin etkisinin ne denli büyük olacağını tahmin etmek zor değildir.
Evet… Belki de zalimler, nasıl bir değişimle (devrimle) devrileceklerini henüz tam olarak kestiremiyorlar. Ama görünen o ki, bu değişim sandığımız kadar uzakta değil.