İster sosyal medyada ister akademik ortamlarda olsun şu ifadeleri sıkça duyarız: “Efendim dinler… Bütün dinlerde… Dinlerin ortak noktası…” Dine ait herhangi bir kavram ele alınırken çoğu zaman bütün dinler aynı kefeye konur ve toptancı bir yaklaşımla değerlendirilir. Yahudilik, Hıristiyanlık, Şamanizm, Hinduizm, Budizm ya da Afrika’nın herhangi bir yerli kabilesinin inanç sistemi bile olsa; hepsi aynı perspektiften okunur. Belki de bu yüzdendir ki dinlerin ilk çıkış noktası hiç ilgi ve alakası olmayan zeminler üzerine bina edilmiştir.
Oysa din, insanın yaratılışını esas alan; onun bu dünyada huzur, mutluluk ve barış içinde yaşamasını amaçlayan, insanın fıtratı ile ilahî irade arasında irtibatlandırılmış bir yapıdır. Onu gerçek anlamda anlayabilmek için, dine alternatif olarak ortaya çıkmış ya da sunulmuş yapıları da bilmek gerekir. Çünkü din, aynı zamanda insanı kemale ve olgunluğa doğru yüceltme hedefi taşırken; alternatif yapılar çoğu zaman insanı heva ve hevesleri, arzuları, bencilliği ve hırsları doğrultusunda şekillendirmekle yetinmiştir.
Bu yapılar, insanın dış dünyasının genişliği kadar derin bir iç dünyası olduğu gerceğini görmezden gelir. Dış dünyaya dair ayrıntılı hukuk sistemleri kurarken, insanın iç dünyasını ihmal ederler. Mesela anne ve babaya merhametle davranmayı zorunlu bir ahlâk ilkesi olarak vaz eden bir hukuk dili geliştiremezler. Fakire, yoksula, garibe el uzatmayı vicdanî bir sorumluluk olarak sürekli diri tutamazlar. Yetimin hakkını çiğnemenin insanın ruhunda açacağı yaraya dair güçlü bir uyarı da ortaya koymazlar. İnsanın iç dünyasında yaşadığı huzursuzlukları nasıl aşacağını, kalbini nasıl arındıracağının yollarını bu yapılarda bulamazsın.
Belki de bu yüzdendir ki tarih boyunca insanlar, dinin tahrif edilmiş biçimlerinden umudunu kestiklerinde kendilerince yeni arayışlara yönelmiş, farklı sosyal düzenler kurmaya çalışmışlardır.Ortaya koydukları bu sosyal yapılar yine hakim güçler ve düzenler tarafından sık sık ekarte edilip ortadan kaldırılmışlardır. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini savunan ve işçi sınıfını öncü kabul eden sosyalizm de bu arayışlardan biridir. Ancak ortaya konan bu düzen de ya kendi iç çelişkileriyle zayıflamış ya da hâkim güçler tarafından yüz yılını tamamlayamadan tasfiye edilmiştir.
Fakat dine gelince, benim dinden kastım İslam’dır. Arka arkaya gelen peygamberler, bir önceki peygamberin tebliğ ettiği ilkelerden sapmaları düzeltmek ve insanları yeniden hakikat etrafında toplamak içindir. Nitekim bu durum son peygambere kadar devam etmiştir. Onun ortaya koyduğu hakikatler etrafındaki mücadele ise bin dört yüz yıldır devam etmekte ve gelecekte de edecektir.
İslam’ın mücadele içinde olduğu iki ana kesim olmuştur: Allah’a ve kâinatta bir düzen kurucuya inanmayanlar ile inandığını söyledikleri hâlde inancın temel ilkelerini ters yüz edenler. Kur’an, inanmayanlara akıllarını muhatap alarak seslenmiş, onların olup bitenlerin veya varlıkların hakikatini anlayıp görmelerini istemiştir. İnkar durumlarının hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine acı verici sonuçlarının olacağını bildirmiştir. Onlarla zorlayıcı bir mücadeleden ziyade, tebliğ ve uyarı esası öne çıkmıştır. Çünkü onların Allahın dinini ret etmeden öte ters yüz edici bir hesapları ve hedefleri yoktur.
Ancak inandığını söyleyip de dinin gerçek inanç ve ilkelerini çarpıtanlar, saptıranlar öyle değildir. Peygamberlerin ve diğer seçkin insanların en çetin mücadeleleri bu çarpıtıcılarla olmuştur. Bu tipler dinin gerçek halini her zaman hakim güçlerin lehine ters yüz etmişler ve onların kullanımına uygun hale sokmuşlardır.
Fakat din de kendini koruma altına almış onların tüm ters yüz ediş çabalarına karşılık, temiz vicdan, temiz anlayış sahibinin bulunduğu iklim ve coğrafyalarda en saf haliyle kendini açık edebilme gücünü koruyabilmektedir.