Toplumların geleceği ve akıbetleri hakkında öngörülerde bulunmak gerçekten zordur. Bu zorluk, çoğu zaman sonuçları kestirememekten değil; söylenenleri insanlara anlatabilmekten kaynaklanır. Tarihte de günümüzde de bu tür tespitlerde bulunan insanlar çoğu zaman “abartmakla”, “saçmalamakla” ya da “felaket tellallığı yapmakla” suçlanmıştır.
Oysa yaşanmışlıklar üzerinden yapılan değerlendirmeler ve aynı yanlışların tekrar edilmesi hâlinde benzer sonuçların ortaya çıkacağını söylemek, ne deliliktir ne de imkânsız bir iddia…
Geçmişte pek çok devlet çeşitli sebeplerle yıkılmış, nice toplumlar dağılmış ve onların yerine başka toplumsal düzenler kurulmuştur. Bazen de bir zamanlar büyük medeniyetlere ev sahipliği yapan topraklar başka toplumların yurdu hâline gelmiştir.
Bu noktada benim dikkatimi özellikle çeken iki toplum vardır: Sümerler ve Lidyalılar. Çünkü bu iki toplumun yükselişi kadar çöküş sebepleri de oldukça öğreticidir.
Sümerler, M.Ö. 4000-2000 yılları arasında Mezopotamya coğrafyasında yaşamış büyük bir uygarlıktı. İnsanlık tarihine yaptıkları katkılar o kadar büyüktür ki sanki medeniyet onlarla başlamış gibidir. Yazıyı icat ederek tarih çağlarını başlatan, şehir devletlerini kuran, matematikten astronomiye, hukuktan tekerleğe kadar birçok temel unsurun öncüsü olan bir toplumdan söz ediyoruz.
Öyle ki bazı modern yaklaşımlar, dini ve kutsal metinleri bile neredeyse Sümerlerle başlatacak kadar onları merkeze koyar. Yazının bulunmasıyla oluşan kültürel birikim, Sümerleri çağlarının çok ötesine taşımıştır. Fakat işte tam da bu noktada medeniyetin getirdiği konfor ve rehavet onları zayıflatmaya başlamıştır.
Sümerler zamanla tarım, hayvancılık ve inşaat gibi ağır işlerden uzaklaşmış; bu işleri güney komşuları olan, daha yoksul kabul ettikleri Akadlara yaptırmaya başlamışlardır. Sümerlerin küçümsediği bu halk, zamanla hem sayıca çoğalmış hem de çalıştıkları şehirlerde etkin güç hâline gelmiştir. Ve sonunda yaklaşık yüz elli yıllık bir sürecin ardından Sümer devletini ele geçirerek alaşağı etmişler ve Akad Devleti’ni kurmuşlardır.
İşin özünde ise şu gerçek yatmaktadır: Topraktan kopuş, konfor, rehavet ve mücadele ruhunun kaybolması…
Benzer bir çöküşü Lidyalılarda da görmek mümkündür. Lidya Devleti, M.Ö. 687-546 yılları arasında Batı Anadolu’da hüküm sürmüş; tarihte madeni parayı ilk kullanan ve ekonomik sistemi bunun üzerine en verimli şekilde kuran devlet olarak bilinmiştir. Mimari ve sanatta da son derece ileri bir seviyeye ulaşmışlardır. Bugün Manisa Salihli’de bulunan başkentleri Sardes’in kalıntıları hâlâ ayaktadır.
Paranın sağladığı zenginlik Lidyalıları büyük bir refaha ulaştırmış, çevre toplumların da dikkatini çekmiştir. Ancak bu zenginlik zamanla onları başka bir zaafın içine sürüklemiştir. Öyle ki Lidyalılar, çocuklarının savaşta ölmesini istemedikleri için askerliği dahi paralı askerlere bırakmışlardır. Ordularını, çevre toplumlardan topladıkları ve yüksek maaş verdikleri yabancı askerlerle kurmuşlardır. Bu durum çevre devletlerde, “Lidya’nın ordusuyla başa çıkılmaz ve yenilemez” düşüncesini oluşturmuştur. Fakat M.Ö. 546 yılında Pers saldırısıyla gerçek ortaya çıkmıştır.
Çünkü vatan sevgisi taşımayan paralı askerler, ölüm gerçeğiyle yüzleşince aldıkları maaşın canlarını kurtaramayacağını anlamış ve savaş meydanından kaçmaya başlamışlardır. Kısa sürede dağılan orduyla birlikte Lidya Devleti de tarihten silinmiştir.
Günümüzde de birçok devlet kendilerini zayıf görenler tarafından aynı şekilde okunmakta, askeri gücü baş edilmez olarak görülmekte ve zenginliklerine de imrenilerek bakılmaktadır. Ama biraz daha derinlerden okuma yapıldığında “Ya askeri olarak yenilirsek…” korkusu veya “Elli yıl sonra bu topraklarda kimler yaşayacak?” endişesi yaşadıklarını rahat hissedebiliriz.
Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey sadece zenginliği değil; mücadele ruhu, dayanıklılığı ve uğruna bedel ödeyebileceği değerleridir.