Vahit KOÇ
Köşe Yazarı
Vahit KOÇ
 

MUHARREM AYI VE ZİHİNLERDE CANLANAN İKİ OLAY

Takvim yaprakları Muharrem ayını gösterdiğinde, müminlerin gönül dünyasında iki büyük hatıra canlanır. Biri bir yürüyüşün başlangıcıdır; karanlıktan aydınlığa, darlıktan genişliğe, baskıdan hürriyete açılan bir kapıdır: Hicret… Diğeri ise insanlık vicdanında hiç sönmeyen bir yangındır: Kerbelâ… Hicret, sadece Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye yaptığı tarihî bir yolculuk değildir. O, hakikatin kendisine yeni bir zemin arayışıdır. Çorak bir topraktan sökülen bir fidanın daha verimli bir bahçeye dikilmesi, bir tohumun uzak diyarlara savrularak orada yeni filizler vermesi gibidir. Nitekim peygamberlerin hayatına baktığımızda hicretin büyük bir imtihan ve dönüşüm olduğunu görürüz. Sadece peygamberler değil; hakikatin peşinden yürüyen nice salih insan da doğduğu topraklarda değil, ulaştığı diyarlarda gönülleri inşa etmiş, toplumlara yön vermiş ve hayırla yâd edilen şahsiyetler olmuştur. Kerbelâ’ya gelince… Burada meselenin sadece nasıl gerçekleştiği veya hangi eller tarafından yapıldığı üzerinde durmak istemiyorum. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru şudur: Peygamber’in torunu olan Hz. Hüseyinin şehadeti neden gerektiği kadar insanlığın ortak hafızasında canlı tutulmamaktadır? Her gün namazlarımızda okuduğumuz Fâtiha Suresi üzerinden Rabbimiz bize bir dua ifadesi zikretirir:                “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna…” Peki, bu nimet verilen kullar kimlerdir? Kur’an, Nisa Suresi’nin 69. ayetinde onları peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler olarak haber verir. Demek ki Allah, sadece doğru yolu istememizi değil; o yolu yürüyen insanların izini takip etmemizi de bizden istemektedir. Kur’an’da bunun çarpıcı örneklerinden biri Yâsîn Suresi’nde anlatılan ve İslamî kaynaklarda Habib-i Neccar olarak bilinen o mümin şahsiyettir. Şehrin öte ucundan koşarak gelir ve kavmine şöyle seslenir: “Size hiçbir karşılık istemeyen bu insanlara neden karşı çıkıyorsunuz?” Bu söz, sadece kendi döneminin insanlarına değil, bütün çağlara yöneltilmiş bir vicdan çağrısıdır. Bedelini de canıyla öder ve şehit edilir. Fakat Allah onun sözünü kıyamete kadar okunacak kitabına alır: “Keşke kavmim Rabbimin bana nasıl mağfiret ettiğini ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi.” Dikkat edilirse Kur’an, sadece elçilerin mücadelesini değil; hakikatin yanında duran bir insanın duruşunu da insanlığa örnek olarak sunmuştur. Çünkü Allah, hak uğruna verilen mücadelelerin unutulmasını istememektedir. Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Kerbelâ’da zulme karşı dimdik duran Hz. Hüseyin’in şehadeti neden sadece tarih kitaplarının tozlu sayfalarına bırakılmaktadır? Neden takvim yapraklarında bile onun şehadeti gerektiği kadar hatırlatılmamaktadır? Habib-i Neccar’ın kıssasını bize anlatan Kur’an’ın açtığı pencereden baktığımızda, Hz. Hüseyin’in şehadeti de sadece bir tarih hadisesi değil; hakkın karşısında güç, adaletin karşısında zulüm, vicdanın karşısında menfaat arasında yapılan bir tercihin sembolüdür. Bir gerçeği de unutmamak gerekir: Şehitler diridir. Onların diriliği sadece bedenlerin ötesindeki ilahî bir hakikat değil; aynı zamanda fikirlerinin, mücadelelerinin ve bıraktıkları izlerin insanlığın vicdanında yaşamaya devam etmesidir.Eğer bugün hâlâ Kerbelâ denildiğinde gönüllerimiz sızlıyor, Hz. Hüseyin’in adı anıldığında vicdanlarımız ayağa kalkıyorsa bilinmelidir ki o şehit hâlâ yaşamaktadır. Muharrem ayı bize sadece geçmişin acılarını hatırlatmaz. O, bize her çağın kendi Kerbelâ’sının olabileceğini; her insanın da bir gün hak ile bâtıl arasında bir tercih yapmak zorunda kalacağını hatırlatır. Ve yine şunu da gösterir. Hz Hüseyin'in mücadelesini esas alıp kendi dönemlerinin azgın ve zalimlerine karşı direnenler mutlaka galip geleceklerdir.
Ekleme Tarihi: 23 Haziran 2026 -Salı
Vahit KOÇ

MUHARREM AYI VE ZİHİNLERDE CANLANAN İKİ OLAY

Takvim yaprakları Muharrem ayını gösterdiğinde, müminlerin gönül dünyasında iki büyük hatıra canlanır. Biri bir yürüyüşün başlangıcıdır; karanlıktan aydınlığa, darlıktan genişliğe, baskıdan hürriyete açılan bir kapıdır: Hicret… Diğeri ise insanlık vicdanında hiç sönmeyen bir yangındır: Kerbelâ…

Hicret, sadece Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye yaptığı tarihî bir yolculuk değildir. O, hakikatin kendisine yeni bir zemin arayışıdır. Çorak bir topraktan sökülen bir fidanın daha verimli bir bahçeye dikilmesi, bir tohumun uzak diyarlara savrularak orada yeni filizler vermesi gibidir.

Nitekim peygamberlerin hayatına baktığımızda hicretin büyük bir imtihan ve dönüşüm olduğunu görürüz. Sadece peygamberler değil; hakikatin peşinden yürüyen nice salih insan da doğduğu topraklarda değil, ulaştığı diyarlarda gönülleri inşa etmiş, toplumlara yön vermiş ve hayırla yâd edilen şahsiyetler olmuştur.

Kerbelâ’ya gelince…

Burada meselenin sadece nasıl gerçekleştiği veya hangi eller tarafından yapıldığı üzerinde durmak istemiyorum. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru şudur: Peygamber’in torunu olan Hz. Hüseyinin şehadeti neden gerektiği kadar insanlığın ortak hafızasında canlı tutulmamaktadır?

Her gün namazlarımızda okuduğumuz Fâtiha Suresi üzerinden Rabbimiz bize bir dua ifadesi zikretirir:                “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna…”

Peki, bu nimet verilen kullar kimlerdir? Kur’an, Nisa Suresi’nin 69. ayetinde onları peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler olarak haber verir.

Demek ki Allah, sadece doğru yolu istememizi değil; o yolu yürüyen insanların izini takip etmemizi de bizden istemektedir.

Kur’an’da bunun çarpıcı örneklerinden biri Yâsîn Suresi’nde anlatılan ve İslamî kaynaklarda Habib-i Neccar olarak bilinen o mümin şahsiyettir. Şehrin öte ucundan koşarak gelir ve kavmine şöyle seslenir:

“Size hiçbir karşılık istemeyen bu insanlara neden karşı çıkıyorsunuz?”

Bu söz, sadece kendi döneminin insanlarına değil, bütün çağlara yöneltilmiş bir vicdan çağrısıdır. Bedelini de canıyla öder ve şehit edilir. Fakat Allah onun sözünü kıyamete kadar okunacak kitabına alır:

“Keşke kavmim Rabbimin bana nasıl mağfiret ettiğini ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi.”

Dikkat edilirse Kur’an, sadece elçilerin mücadelesini değil; hakikatin yanında duran bir insanın duruşunu da insanlığa örnek olarak sunmuştur. Çünkü Allah, hak uğruna verilen mücadelelerin unutulmasını istememektedir.

Öyleyse şu soruyu sormak gerekir: Kerbelâ’da zulme karşı dimdik duran Hz. Hüseyin’in şehadeti neden sadece tarih kitaplarının tozlu sayfalarına bırakılmaktadır? Neden takvim yapraklarında bile onun şehadeti gerektiği kadar hatırlatılmamaktadır?

Habib-i Neccar’ın kıssasını bize anlatan Kur’an’ın açtığı pencereden baktığımızda, Hz. Hüseyin’in şehadeti de sadece bir tarih hadisesi değil; hakkın karşısında güç, adaletin karşısında zulüm, vicdanın karşısında menfaat arasında yapılan bir tercihin sembolüdür.

Bir gerçeği de unutmamak gerekir: Şehitler diridir. Onların diriliği sadece bedenlerin ötesindeki ilahî bir hakikat değil; aynı zamanda fikirlerinin, mücadelelerinin ve bıraktıkları izlerin insanlığın vicdanında yaşamaya devam etmesidir.Eğer bugün hâlâ Kerbelâ denildiğinde gönüllerimiz sızlıyor, Hz. Hüseyin’in adı anıldığında vicdanlarımız ayağa kalkıyorsa bilinmelidir ki o şehit hâlâ yaşamaktadır.

Muharrem ayı bize sadece geçmişin acılarını hatırlatmaz. O, bize her çağın kendi Kerbelâ’sının olabileceğini; her insanın da bir gün hak ile bâtıl arasında bir tercih yapmak zorunda kalacağını hatırlatır.

Ve yine şunu da gösterir. Hz Hüseyin'in mücadelesini esas alıp kendi dönemlerinin azgın ve zalimlerine karşı direnenler mutlaka galip geleceklerdir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yildizhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.