Münafıklık kavramı, İslam düşüncesinde inanç ile davranış arasındaki tutarsızlığı ifade eden temel bir terimdir.Münafık iç dünyasında inanmadığı halde dışarıya mümin görüntüsü veren kişidir. Bu sebeple münafığın amacı Allah'ın rızası değil; toplumsal kabul, çıkar ilişkileri ve özel beklentilerdir.
Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.) vefat edinceye kadar vahiy aracılığıyla münafıklardan söz etmiş, onları kişiler veya şahıslar üzerinden tanıtmak yerine; kişilikleri, hâl ve hareketleri, davranışları üzerinden tanıtmıştır. Onların fiziklerine, konuşma şekillerine, Allah’ın isteklerine değil de nefislerinin arzu ve heveslerine uymak istemelerine, namaza üşenerek kalkmalarına dikkat çekmiştir.
Fakat burada asıl dikkat çekmek istediğim husus şudur: Kendilerinden bu kadar çok bahsedilmesine rağmen Peygamber (s.a.v.) hiçbir zaman “Şu münafıktır, şu adam münafıklığa ait tüm özellikleri bünyesinde barındırıyor” veya “Aman dikkat edin! Şu münafığı dinlemeyin, ona yaklaşmayın” şeklinde bir uyarıda bulunmamıştır. Hatta “Onları tanımasan da biz sana tanıtıyoruz” (Tevbe 9/101) şeklinde Allah’ın bildirmesi olmasa, onları tanıyamayacaktı. Aynı durum müşrikler için geçerli değildir. Onlar hem halk içinde hem de önderlik noktasında her zaman açık ve tanınır olmuşlardır.
Münafıklığı veya münafığı tanımak, biz insanlar için tıpkı değerli bir nesnenin orijinali ile çakması arasındaki farkı anlamak kadar zor bir durumdur. Onu ancak işin ehli tanır veya anlar.
Şimdi şu soruyu sorabiliriz: İnanç noktasında bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, bizim kabul ettiğimizi kabul etmeyen birilerini münafık, sapkın, yaklaşılmaması gereken kişiler olarak ilan etmek; peygamberin ya da peygamberlerin uygulamalarında, yani sünnette var mıdır? Hangi peygamber böyle bir yol izlemiştir?
O hâlde biz, peygamber yolunun yolcuları olarak, onun bu sessiz kalma uygulamasını nasıl okumalıyız? Şöyle de sorabiliriz: Bu dışlama metodunu geçmişte en çok kullananlar kimler olmuştur?
Mesela Mekke’nin müşrik olan dindar önderlerinin gözünde Hz. Muhammed (s.a.v.) bir deli, bir bozguncu, bir sapkın olarak ilan edilmemiş miydi? Hz. İsa (a.s.) döneminin din bilginleri ve hahamları; bütün enerjilerini Roma’ya, onun despotluğuna yöneltmeleri gerekirken, Hz. İsa’yı sapkın ve kâfir ilan etmemişler miydi? Yine Kur’an’ın anlattığına göre, Âdem (a.s.)’ın çocuklarından Kâbil, babasının hedef gösterdiği dış bozguncu İblis ile mücadele etmek yerine —ki o dönemde henüz Firavun ve Nemrut’un atalarının önderliği söz konusu değildir— kardeşi Hâbil’in inancını kendi inancından farklı görüp onu öldürmemiş miydi?
Bu aforoz uygulamalarının öncüleri Kur’an aracılığıyla açık edilmiştir.
Sahi, bugün İslam âleminde büyük bir kitlenin mezhep imamı olarak kabul ettiği İmam-ı Âzam, ilmi derinliğinden dolayı mı hapse atılıp şehit edildi? Yine derisi canlı canlı yüzülerek şehit edilen ve cesedi darağacında sallandırılan Hallâc-ı Mansûr, “Ben Hakk’ım” dediği için mi bu kadar ağır bir şekilde cezalandırıldı? Yoksa bu olaylarda geçmişin aforozcularının etkisi yok mudur?
Gelin; yanımızdaki, sağımızdaki, solumuzdaki insanları aforoz edip sapkın, bâtıl, din dışı ilan etmek yerine “gazap ehli”nin önderlerini ve liderlerini hedefe koyalım. İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve Hz. Muhammed’in durduğu yerde duralım. Onların yeryüzünün azgınlarına karşı yürüttüğü mücadele yolundan yürüyelim. O zaman göreceksiniz ki bizim sapkın, bâtıl dediğimiz tüm anlayışlar ve temsilcileri —eğer gerçekten öyleyseler— yok olacaktır. Yok, biz onları değil de bizim gibi inanmayan sıradan insanları hedefe koyarsak; belki de zaman sonra onların hak, bizim ise bâtıl olduğumuz ortaya çıkacaktır.
Ben, bu riske girmeyelim derim.