İnsanlık tarihi boyunca toplumsal düzen iddiasıyla ortaya çıkan pek çok medeniyet gelip geçmiştir. Bu medeniyetler kimi zaman hâkim oldukları coğrafyalarla, kimi zaman da onları inşa eden toplumların isimleriyle anılmıştır. Yakın tarihe gelindiğinde ise zihinlerde yer eden iki ana medeniyetten söz edilir. Bunlar, Batı Medeniyeti ve her ne kadar şimdilik kendini güçlü bir şekilde hissettiremese de Doğu – İslam Medeniyetidir.
Bu yazıda söz konusu medeniyetlerin teknik ya da sosyolojik özelliklerini tek tek sıralamak gibi bir niyetim yok. Ancak bugün adı çoğu zaman dillerde eleştiriyle değil de övgüyle anılan Batı Medeniyeti ile onun karşısında hâlâ iddiasını sürdüren Doğu – İslam Medeniyeti arasındaki temel farka dikkat çekmek istiyorum.
İslam, bundan bin dört yüz yıl önce insanın asli misyonundan sapabileceği bir noktaya dikkat çekmiş ve şu çarpıcı tespitte bulunmuştur: “Heva ve hevesini, arzu ve isteklerini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23) Bu ilahi uyarıyı çoğu zaman aynı toplumu paylaştığımız, hemen yakınımızda bizden farklı olduğunu gördüğümüz insanlar için düşünür, ayetin muhatabını bu insanlar arasında ararız. Oysa bu ayet, insanın benliğinin derinliklerinde var olan, dünyaya bakışını ve değer yargılarını belirleyen temel bir zemine işaret eder. İnsanın bu zemin üzerinden kendini ve dünyayı okuyuşunu ortaya koyar. Artık o heva ve hevesini, arzu ve isteklerini ilahlaştırmış, benliğinde muhafaza edilmesi gereken yegane kutsal olarak kabul etmiştir.
Kur’an, bu ilahlaştırmanın, toplumsal hayata yansıyan eylemsel karşılığını ise gazap ehli, azgınlar ve batıl yolun yolcuları üzerinden tanımlar. Fatiha Suresi, inananları bu anlayışın karşısında doğru yerde, doğru yolda ve doğru yolun yolcularıyla birlikte durmaya davet eder. İslam’ın medeniyet tasavvuru; insanın fıtratında var olan Yaratan ile irtibat, bu irtibatın sonucu olarak ortaya çıkan doğru davranış (salih amel) ve bütün bunların hesabının verileceği “din günü”ne inanma üzerine inşa edilmiştir. Bu yönüyle İslam, insanı en basit arzu ve isteklerinin ardına takarak aşağıya doğru çeken bir medeniyet anlayışının karşısına, onu yüce değerlerle irtibatlandırmak suretiyle kemale doğru yükseltir.
Bugün dünyaya bakıldığında, bireysel ve toplumsal düzeyde heva ve hevesi merkeze alan bir medeniyet anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Kendilerini bu medeniyetin yaşatıcı önderleri olarak görenlerin azgınlık ve sapkınlıklarının gizliliğe sığmayıp ortalığa saçıldığına şahit oluyoruz. İnsan ve insanlıktan uzak hatta tiksindirici ve iğrenç ritüellerden, görselliklerden bahsedilmekte, batı medeniyetinin bu taşıyıcı unsurları perişan bir vaziyette dibe vurmuş olup, heva ve hevesleri üzerinden zelil bir şekilde esir olarak tutulmaktadırlar.
Bunlar sadece Epstein belgelerinde söz konusu olan cinsellik ve sapkınlık üzerinden kendilerini açık etmekle kalmıyor tüm dünyaya hakim olmak, kendi liderliklerinde tek dünya devleti kurmak için sahip oldulkları gücü kendilerine direnenlere karşı en acımasız şekilde kullanmak istiyorlar. Bunlar yer yüzünde fesadın her türlüsünü, zulmün her çeşidini, hırsızlığı, yolsuzluğu, talanı yalanı, kendilerinin dışındakilerin sahip olduğu değer adına ne varsa üzerine çökmeyi kendi hayvani hırsları için mübah görüyorlar..
Bu anlayışın en büyük endişesi, ister şimdi ister gelecekte olsun menfaatlerine, yaşam tarzlarına engel olabilecek, direnme potansiyeli taşıyan bireyler ve toplumlardır. Bugün dünyamızda yaşananların arka planında, maddeyi ve arzuyu ilahlaştıran bu medeniyet anlayışının karşısında, insanı ve insani değerleri merkeze alan alternatif bir medeniyetin dünyanın dört bir köşesinde yeniden filizleniyor olmasının korkusu yatmaktadır.
İşte bu endişe ve korku onları hırçınlaştırmakta ve azgınlaştırmaktadır. Ancak tarih göstermiştir ki bu azgınlık, yine onların yok oluşunun vesilesi olacaktır. Dünya, kendi önderliklerinde tek dünya devleti hayali kuran bu azgınlarla değil; yeryüzünün varisliği kendilerine vaat edilen halis kullarla güzelleşecektir.