Kelimeler bazen silahtan daha güçlüdür. Çünkü önce kavramlar işgal edilir, sonra zihinler, en sonunda da coğrafyalar... Bugün üzerinde en fazla operasyon yapılan kavramlardan biri de hiç şüphesiz şehitlik kavramıdır. Kimin şehit olup olmadığı artık Kur'an'ın ortaya koyduğu ölçülerle değil, küresel güçlerin hazırladığı listelerle belirlenmek isteniyor. "Ona şehit denmez.", "Nasıl şehit dersin?" veya "Şehit diyemezsin." denilerek insanlar, farkında olmadan başkalarının dilini konuşmaya zorlanıyor.
Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu şehitlik anlayışı çok nettir. Şehit; zalimlere karşı hakkı, adaleti ve hakikati savunurken canını feda eden insandır. Allah Teâlâ onların ölü olmadığını, diri olduklarını haber verir. Bu diriliği bedenlerin toprak altında çürümemesi olarak anlamak da büyük bir eksikliktir. Dirilik; verdikleri mücadelenin, döktükleri kanın ve ortaya koydukları şahadetin nesiller boyunca yaşamaya devam etmesidir. Şehit, toprağa düşen bir beden değil; geleceğe bırakılan bir tohumdur.
Öğrencilik yıllarımda tarih öğretmenimizin söylediği bir cümleyi hiç unutmadım. Kurtuluş Savaşı'nda İngilizlerin ve işgal güçlerinin gözünde bizler "vatanını savunan insanlar" değildik. Onlara göre biz, otoriteye başkaldırmış asi, isyankâr ve anarşistlerdik. Kendi askerlerini Anadolu'ya gönderirken de büyük ihtimalle onları bu ifadelerle ikna ediyorlardı.
Bugün de aynı tabloyu görüyoruz. Bir tarafta "Dünyaya biz hükmedeceğiz, yer altı ve yer üstü zenginlikleri bizim olacak." anlayışıyla hareket eden küresel bir güç var. Diğer tarafta ise buna direnen halklar...
Gazze bunun en acı örneğidir. Siyonist İsrail, dünyanın gözleri önünde on binlerce insanı katlediyor. Çocukları, kadınları, yaşlıları öldürüyor. Sonra da buna "meşru müdafaa" diyor. Buna rağmen Gazze'de hayatını kaybedenlerin şehit olduğu konusunda geniş bir mutabakat oluşuyor.
Peki aynı İsrail'in, Gazze'ye destek verdiği için öldürdüğü Nasrallah neden tartışmalı hâle geliyor? Natenyahunun “Ahtabotun başı” olarak gördüğü İran’ın dini lideri Hameney için "şehit" denildiğinde neden itirazlar yükseliyor? Ölçümüz Kur'an mı, yoksa Washington, Londra ve Tel Aviv'in hazırladığı siyasal sözlük mü?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Bir insanın şehit sayılabilmesi için onu kimin öldürmesi gerekir? Amerika'nın öldürdüğü şehit olmaz mı? İngiltere'nin öldürdüğü, İsrail'in öldürdüğü şehit olmaz mı? Eğer onların "terörist" dediğine biz de sorgulamadan "terörist", onların "meşru hedef" dediğine biz de "meşru hedef" dersek kendimize ait olan bu saygın kavramları onlara teslim etmiş olmaz mıyız?
Böyle bir bakış açısı bizi kendi tarihimizle de çeliştirir. Çanakkale'de İngilizlerin şehit ettiği binlerce evladımız... 1992'de NATO tatbikatında Amerika’nın saldırısı neticesinde Muavenet gemisinde hayatını kaybeden askerlerimiz... Mavi Marmara'da İsrail tarafından öldürülen vatandaşlarımız... Eğer ölçümüz öldürenin kimliği olursa, dün sahip çıktığımız değerlere bugün yabancılaşmış olmaz mıyız?
Gerçek sorun tam da burada başlıyor. Olaylara kendi penceremizden değil, bize açılan pencereden bakıyoruz. Dünyayı zalimlerin tarif ettiği kavramlarla okumaya başladığımız gün, doğrularımız da yanlışlarımız da bize ait olmaktan çıkar. Onların kahramanı kahramanımız, onların düşmanı düşmanımız oluverir. Böylece zihnimiz işgal edilirken bunun farkına bile varmayız.
Kur'an ise mümine önce nerede duracağını öğretir. Hak ile batılın mücadelesinde tarafsız bir yer yoktur. Mümin, zalimin yanında durmaz; mazlumun yanında yer alır. Çünkü Allah'ın ölçüsü güç değil, haktır. Kuvvet değil, adalettir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten olaylara kendi gözümüzle mi bakıyoruz; yoksa bize ödünç verilmiş gözlerle mi?