Cihangir’de buluştuk Neşe Mengüloğlu ile. Daha önce Raif Akyüz ile Sanatçı programıma konuk olmuştu. O günden beri değişmeyen bir şey var: Neşe Mengüloğlu’nun durduğu yer. Oyunculukta yer değiştirmek kolaydır; duruş değiştirmemek zordur. O, zor olanı seçenlerden.
Cihangir bu yüzden anlamlıydı. Burası yalnızca kahvelerin, sokakların, eski apartmanların semti değil; İstanbul’da düşünerek yaşayanların, acele etmeyenlerin, sesi değil sözü önemseyenlerin alanı. Masaya oturduğumuzda fark edilen ilk şey şu oldu: Neşe Mengüloğlu anlatmıyor, tartıyor. Kendini ispat etmeye çalışmıyor. Çünkü sahnede ve ekranda ispat edilmiş bir ağırlık, hayatta yüksek sesle konuşmaz.
Onun oyunculuğu bir çıkış hikâyesi değil, bir süreklilik hikâyesi. Pera Güzel Sanatlar’dan Marmara Üniversitesi’ne, oradan Almanya’da Theater an der Ruhr’a uzanan eğitim yolu, bir CV maddesi değil; disiplinli bir zihnin altyapısı. Farklı diller, farklı sahne gelenekleri, farklı oyunculuk anlayışları… Mengüloğlu, bu birikimi üst üste koymak yerine içselleştirenlerden. O yüzden sahnede “oynayan” değil, yerleşen bir oyuncu.
Tiyatro çizgisi bunun en net göstergesi. İstanbul Dram Tiyatrosu’nda oynanan oyunlar yalnızca sahnelenmedi; uluslararası festivallerde dolaştı, sınandı, karşılık buldu. Katil Uşak, Kadınsız Adamlar, Pukaleka… Bu oyunlarda Mengüloğlu’nun yaptığı şey rol almak değil; metnin vicdanını taşımaktı. Daha önce Atuan Mezarlığı, Bekleme Odası, Orfeus’a Ağıt, Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Lysistrata gibi farklı estetik dünyalarda bulunmuş olması, onun tek bir tarzda sıkışmamasını sağladı. Gelenekle deneyseli, metinle bedeni, sessizlikle sözü aynı ciddiyetle ele alabilen bir çizgi bu.

Televizyon ise bambaşka bir sınavdır. Kamera bağıranı değil, dayanıklıyı seçer. Neşe Mengüloğlu’nun Kızılcık Şerbeti, Sandık Kokusu, Kırmızı Oda, Gibi, Aşk ve Umut gibi yapımlardaki varlığı tam da bu yüzden dikkat çeker. Rolü büyütmez, rolün alanını netleştirir. Karakteri dramatize etmez; insanileştirir. Seyirci onun sahnesini izlerken “oyunculuk” görmez, bir geçmiş hisseder.
Bu kolay bir etki değildir. Çünkü Mengüloğlu karakterlerini meslekleriyle değil, hayatla kurar. Anne olur ama klişeye sığınmaz. Yan karakter olur ama arka plana düşmez. Komediye girer ama hafifleşmez. Dramda kalır ama ağırlığı seyircinin üzerine bırakır. Kamera karşısında varlığı, hikâyeye hız katmaz; derinlik kazandırır.
48 yaşında. 21 yıldır profesyonel olarak sanatın içinde. Ama bu rakamlar bir övünç cümlesi değil; bir denge göstergesi. Yükselmeden, savrulmadan, kendini tekrar etmeden ilerleyen bir yol bu. Bugün birçok oyuncu görünür olmaya çalışırken, Neşe Mengüloğlu kalıcı olmaya çalışıyor. Aradaki fark, meslekle kişilik arasındaki mesafeyi belirler.
Cihangir’den kalkarken şunu düşündüm:
Bazı oyuncular rol alır.
Bazıları sahneyi doldurur.
Ama çok azı vardır ki, bulunduğu yerde bir oyunculuk hafızası bırakır.
Neşe Mengüloğlu, tam olarak o yerde duruyor.
Sessiz, sağlam ve yerinden oynatması zor.