Hikâyeyi taşıyan oyuncular vardır.
Sahneye çıktığında, ekranı dolduran oyuncular vardır.
Ümit Bülent Dinçer ise hikâyeyi sahneye ve ekrana kazıyan nadir isimlerden biri.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Ümraniye Sahnesi’nde buluştuk. Burası sıradan bir tiyatro binası değil. 111 yıllık bir kurumun hâlâ yaşayan hafızası. Bu ülkede sahnenin yalnızca dekorla değil, fikirle ve disiplinle kurulduğunu hatırlatan nadir yerlerden biri. Kurucusu Muhsin Ertuğrul’un bakışı hâlâ duvarlarda. O bakış, oyuncuya şunu hatırlatır: Burada rol geçici olabilir ama taşıdığın çizgi kalıcıdır. Fotoğraf çektirdik. O kare bir hatıra değil, bir sürekliliğin belgesiydi. Bir sanat anlayışının, on yıllara rağmen geri adım atmadığının sessiz ama çok güçlü kanıtıydı.
Sonra Nişantaşı. Atiye Sokak. Bir masa, kahveler ve derinleşen bir sohbet. Oyunculuk, kamera, zamanın hoyratlığı, hız çağında ayakta kalabilmek… Ümit Bülent Dinçer konuşurken acele etmiyor. Çünkü sahnede acele etmemenin ne demek olduğunu bilenlerden. Bu, oyunculuğuna doğrudan yansıyan bir hâl.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Ümit Bülent Dinçer, Türkiye’de kamera önünde hikâyeyi taşıyabilen çok az oyuncudan biri.
Televizyon kolay bir alan değildir. Kamera rolü büyütmez, boşluğu büyütür. Dinçer’in Binbir Gece, Vatanım Sensin, Payitaht, Arka Sokaklar, Son Gün gibi yapımlardaki varlığı tam da bu yüzden etkilidir. Sahneye girdiği an ses yükselmez ama dikkat toplanır. Gözle oynamaz, gözle kurar. Seyirci onun ne yapacağını değil, ne yapmayacağını merak eder.
Bu, ekranda çok nadir rastlanan bir etki alanıdır.

Dinçer kamera önünde rolünü genişletmez; rolün derinliğini genişletir. Karakteri mesleğiyle değil, geçmişiyle kurar. Polis olur ama üniformanın arkasına saklanmaz. Devlet adamı olur ama soğuk bir temsile kaçmaz. Sıradan bir adam olur ama sıradanlıkla yetinmez. Seyirci onun oynadığını değil, orada olduğunu hisseder.
Tiyatrodaki çizgisi bu gücü besler. Kerbela’da metnin vicdanını taşır. Şekerpare’de geleneği incitmeden bugüne getirir. Radyonun İçindekiler’de sesi bir karaktere dönüştürür. Fındıkkıran’da masalın içindeki sertliği saklamaz. Yaşamak mı yoksa Ölmek mi? sorusunu sahneden aşağı bırakır, cevabı seyircinin içine düşer. Bugün Savaş ve Barış’ta Tolstoy’un dünyasını bağırmadan ama eksiltmeden kurar.
111 yıllık bir kurumun sahnesinde durabilmek, oyuncunun yalnızca yeteneğini değil, dayanıklılığını da ölçer. Ümit Bülent Dinçer bu dayanıklılığı yıllardır aynı çizgide taşıyor. Yükselmeden, düşmeden, savrulmadan.
Bugün televizyon ve dijital platformlar hızla yüz değiştiriyor. Ama bazı oyuncular vardır; hikâyeler onlara göre yazılabilir. Ümit Bülent Dinçer, merkezine insan koyan anlatıların güvenli alanıdır. Kamera karşısında abartıya ihtiyaç duymaz. Yönetmen için risk değildir; dayanaktır. Hikâye onunla hızlanmaz ama derinleşir. Ve bu, uzun soluklu işler için en kıymetli özelliktir.
Son cümle oyuncuya:
Bazı oyuncular sahneye çıkar.
Bazıları ekranda görünür.
Ama çok azı vardır ki, bulundukları yerde hikâyenin omurgasına dönüşür.
Sen, tam olarak oradasın.