Zümrüdüanka ölmeden önce ağlamazdı.Çünkü ölümü bilmiyor değildi; hatırlıyordu.Her doğuşundan önce, kendine ait olmayan korkular birikir, kanatları ağırlaşırdı. İnsanların yarım bıraktığı cesaretler, bastırdığı çığlıklar, sakladığı hakikatler… Hepsi tüylerine sinerdi. Uçamaz hale geldiğinde, zamanın geldiğini anlardı.Dağın tepesindeki yuvasına çekilirdi.Gagasıyla kuru dalları tek tek dizerdi.Her dal bir anıydı; kaçtığı bir yüzleşme, sustuğu bir hakikat.Ateşi kendi yakardı.Alevler yükselirken kaçmazdı.
Çünkü ateş düşman değildi; ayıklayıcıydı, arındırıcıydı.Küller arasında bilincini kaybederken, son kez düşünürdü.“Ben kaç kere yandım, kaç kere kendimden doğdum?”Küller soğuduğunda rüzgâr kıpırdardı.Ve küllerin içinden bir kalp atışı duyulurdu.Yeni Zümrüdüanka eskisinden daha küçük doğardı.Ve daha hafif.Kanatlarını açtığında fark ederdi:Bu sefer göğe yükselten şey gücü değil, bıraktıklarıydı, vazgeçtikleri.İnsanlar onu yine bir efsane sanırdı.Oysa Zümrüdüanka her seferinde şunu fısıldardı:“Yanmayı göze alamayan, küllerinden yeniden doğamaz.”Ve kim bu fısıltıyı duyarsa, hayatında ilk kez ateşten, küllerden ve vazgeçmekten korkmamayı öğrenirdi.