Bazı insanlar vardır; bir dönemi sadece yaşamaz, o dönemi şekillendirir. Onlar konuştuğunda sadece kelimeler değil, yüzyılların birikimi yankılanır. İlber Ortaylı da işte böyle bir isimdi. Bir tarihçi olmanın ötesinde, geçmiş ile bugün arasında köprü kuran nadir zihinlerden biriydi.
Onu dinleyen herkes bilir; anlattığı bir Osmanlı anekdotu, bir Avrupa şehir tasviri ya da bir bürokrasi eleştirisi, aslında bugünü anlamanın anahtarıydı. Tarihi, tozlu sayfalar arasından çıkarıp yaşayan bir organizmaya dönüştürmüştü. Bu yüzden onun kaybı sadece bir bilim insanının değil, aynı zamanda bir hafızanın yitimi demektir.
Ortaylı’nın en büyük mirası, tarih bilgisinden ziyade tarih bilinciydi. Çünkü o, geçmişi ezberletmezdi; sorgulatırdı. “Neden?” sorusunu sormayı öğretirdi. Bir imparatorluğun yükselişini anlatırken aslında bugünün hatalarına ayna tutar, bir medeniyetin çöküşünden söz ederken geleceğe dair uyarılarda bulunurdu.
Kendine has üslubu, yer yer sert, çoğu zaman nükteli diliyle geniş kitlelere ulaşmayı başardı. Akademiyle halk arasında görünmez bir duvar varsa, o duvara ilk gedik açanlardan biri oldu. Bilgiyi ulaşılmaz olmaktan çıkarıp, merak eden herkesin kapısını çalabileceği bir hale getirdi.
Bugün onun ardından bakarken, geriye sadece kitaplar, söyleşiler ya da televizyon programları kalmadı. Aynı zamanda düşünme biçimi kaldı. Eleştirel bakış kaldı. Tarihe saygı, dile özen ve kültüre sahip çıkma bilinci kaldı.
Bazı kayıplar vardır, yerini doldurmak mümkün değildir. İlber Ortaylı’nın yokluğu da işte böyle bir boşluk bırakacaktır. Ancak onun sesi, satır aralarında yaşamaya devam edecek. Ve belki de en önemlisi, merak eden her zihinde yeniden hayat bulacaktır.
Ruhu şad olsun.