Kar, o şehre her yıl aynı sessizlikle yağardı.
Kimseye sormadan, kimseyi uyarmadan.
Sanki gökyüzü, unuttuğu bir kelimeyi hatırlar gibi.
Şehir, kar yağınca küçülürdü. Sokaklar daralır, evler birbirine biraz daha yaklaşır, insanlar içlerine çekilirdi. Pencerelerden sızan sarı ışıklar, karın beyazında titrerdi; her biri başka bir hayatın nabzı gibi atardı.
Bu şehirde kar, yalnızca soğuk değildi.
Hatırlatıcıydı.
Yıllar önce burada yaşayanlar, kar yağdığında durup düşünürdü. Çünkü kar, üstünü örttüğü her şeyi aynı anda hem saklar hem de görünür kılardı. Ayak izleri mesela… İnsanlar fark etmeden kendilerini ele verirdi. Kim nereye gitmiş, kim hangi yoldan dönmüş, kim bir yerden vazgeçmiş—kar hepsini anlatırdı.
Şehrin ortasında eski bir saat kulesi vardı. Uzun zamandır çalışmazdı ama kar yağınca, sanki yeniden zamanı saymaya başlardı. Kimse saatin çaldığını duymazdı; ama herkes içinde bir şeylerin tıkırdadığını hissederdi. Geçmişle şimdi arasındaki o ince çatlak, karın sessizliğiyle açılırdı.
Bir gün, kar her zamankinden daha yoğun yağdı. Şehir sabaha uyandığında, sokaklar tanınmaz hâle gelmişti. Kapılar açılmadı, yollar kazılmadı. İnsanlar ilk defa acele etmedi. Sanki şehir, karla birlikte derin bir nefes almıştı.
O gün, kimse yüksek sesle konuşmadı.
Kimse geçmişi inkâr etmedi.
Kimse geleceği planlamadı.
Kar, şehre şunu fısıldadı:
“Her şey durabilir. Ve yine de dünya dönmeye devam eder.”
Akşamüstü kar yavaşladı. İnsanlar pencerelerinden baktı; şehir hâlâ oradaydı. Eksilmemişti, kaybolmamıştı. Sadece biraz daha dürüst görünüyordu.
Ve o günden sonra, kar her yağdığında şehir biraz daha kendine benzemeye başladı.
Çünkü bazı şehirler, ancak örtülünce hatırlanır.