On beş gün önce Sarayburnu Camii’nden bir öğretmen abiyi ahirete yolcu ettik. İsmi bende kalsın. Uzun süredir ağır bir hastalığın pençesinde tedavi görüyordu. Son vazifemi yerine getirebilmek için öğle namazı öncesinde Sarayburnu Camii avlusunda yerimi aldım.
Camii bahçesine girince kalabalık dikkatimi çekti. Kadınlar bir tarafta toplanmıştı, erkekler ise camii avlusunun farklı köşelerinde küçük gruplar hâlinde konuşuyordu. Ortamda dikkat çekici bir hareketlilik vardı. Hızlıca etrafı taradım. Tabutun yanında aile bireylerini görünce tek tek başsağlığı diledim.
Dikkatimi çeken nokta şuydu: Cenazede yalnızca vefat eden öğretmenin yaşıtı olan meslektaşları vardı. Yetkililerden ne bir çelenk ne de kendilerini görebildim. Oysa bu insan, iyi ya da kötü, bu memlekette bu memleketin çocuklarını eğitmişti. Düşüncelerimiz farklı olabilir ama bizi birbirimize bağlayan ortak değerlerimiz olmalı. Ölümlerde bile bir araya gelemiyorsak, nerede geleceğiz?
Doğrusu bunu yadırgadım. Herkesin dünya görüşü kendine; ancak toplum olarak vazgeçilmezlerimiz olmalı. Hatta çevremde cenazeye gelen birçok arkadaş, “Bunu köşende yazmalısın,” dedi. Haklılar. Biz cenazelerde bile bir araya gelemiyorsak, nerede geleceğiz? Bunu burada özellikle belirtmek isterim.
Diğer taraftan camii avlusunda insanlar üçlü, dörtlü gruplar hâlinde toplanmış, bazıları havadan sudan konuşuyordu. Bu durumu kendimce yakışıksız buldum. “Yeri ve zamanı değil,” diye düşündüm. Tam bu sırada eski bir tanıdığım yanıma geldi. Ölüm üzerine birkaç kelam ettikten sonra, görüşmeyeli nerelerde olduğumu, neler yaptığımı sormaya başladı. İsteksizce cevap verdim; fakat onun beni ayrıntılı şekilde sorgulamaktan vazgeçmeyeceğini hemen anladım.
Kendi kendime, “Buraya acıya ortak olmaya gelmedik mi?” diye sordum. Yaslı aile böyle mi teselli edilecekti?
Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Biz Türkler, ölülerimizle beraber yaşarız,” sözü, ölülere saygının kültürel devamlılığımızın bir parçası olduğunu vurgulamıyor mu? Bu düşünceyi mırıldanır gibi aklımdan geçirerek camii bahçesinden ayrıldım. Hz. Muhammed’in, “Lezzetleri yok edeni, yani ölümü, çokça hatırlayınız,” sözünü sessizce tekrar ettim.
Sonra aklıma şu geldi: Ölümü hatırlamak bir yana, ölümün kendisi bile bazılarımızı dünyevi arzularımızdan alıkoyamıyordu. Cenazeler bile bizi bir araya getirmiyorsa, samimiyetimizin ne anlamı kalır? Yine de öğretmen abimiz için sessizliğin ve saygının içtenliğini kaybetmeden duaya devam ettim.