Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz tarihçi İlber Ortaylı’yı ayrıcalıklı kılan şey, sadece devasa bir kültür birikimi değildi. O birikimi dar çevrelerin dışına taşıması, bildiklerini toplumla paylaşmasıydı.
Yoksa memleketimizde tarih, siyaset, kültür, edebiyat ve dil bilen nice insan var.
Ama onların çoğu bilgiyi kütüphanelerin, üniversitelerin, dar entelektüel çevrelerin içinde tutuyor ya da anlatmayı İlber Hoca kadar iyi beceremiyorlardı.
O, yalnızca meslektaşlarının takdir ettiği bir isim olmayı değil, toplumun geniş kesimlerinin hocası olmayı tercih etti. Televizyona çıktı, internet programlarına katıldı, memleketin dört bir yanına koştu, konuştu. Sadece tarih anlatmadı. İyi yetişmiş bir insan olmanın ne demek olduğunu da durmadan anlattı.
Sığlığın, vasatlığın, cehaletin neredeyse ödüllendirildiği bu çağda, gençlere bıkmadan aynı şeyleri söyledi: Okuyun, gezin, dil öğrenin, merak edin, planlı yaşayın, emek verin, kendinizi yetiştirin.
Sanırım genç kuşakla kurduğu bağın sırrı biraz da buradaydı. Türkiye’de uzun zamandır ilk kez bilgi, gençlerin gözünde yeniden cazip ve havalı bir şeye dönüştü. Gençler, bir pop figürünü izler gibi bir tarih profesörünü izlediler.
Ama onu bu kadar etkili yapan sadece kamusal bir hoca olması değildi. Daha önemlisi, Türkiye’nin fay hatları üzerinde denge kurabilmesiydi. Her şeyin kutuplaştığı bir ülkede insanlara nefes alabilecek bir alan açtı. Osmanlı ile geçmişimize övünmek gerektiğini her defasında söyledi. Ama bunu yaparken Cumhuriyet’i küçümseyen, modernleşmeyi aşağılayan bir yere asla düşmedi. Tam tersine, Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkmanın önemini açıkça vurguladı.
Belki ona duyulan güvenin en önemli nedenlerinden biri buydu. Çünkü o, birbirine düşmanlık gibi sunulan iki büyük damarı aynı bedende taşıyabildi.
Bir başka önemli tarafı daha vardı; halka şirin görünmeye çalışmadı. Çıtayı aşağıya çekmedi.
Tam tersine, hep yukarıda tuttu.
Tabii kusursuz değildi, zaten belki de bu yüzden daha sahiciydi. Kimi zaman huysuzdu, kimi zaman sertti, kimi zaman üstten konuşurdu. Hele cahilliğe hiç tahammülü yoktu. Ama yapay değildi. Bugün etrafımızda bulunan en az şeylerden biri de bu değil mi zaten?
Biz İlber Hoca’yı sadece çok şey bildiği için sevmedik. Bu memlekete, hafızasında kavga etmeden de yaşanabileceğini gösterdiği için sevdik. Çıtayı düşürmeden insanlarla konuşabildiği için sevdik. Kolay alkış peşinde koşmadan, bazen can sıkıcı bir açıklıkla da olsa, doğrudan söylemeye çalıştığı için sevdik.
Şimdi o gür ses bu dünyadan göçtü. Ama geride, cehalete teslim olmamayı öğrenmiş büyük bir kitle bıraktı.
Sayesinde öğrendik ki bu memlekette bilginin, kültürün, görgünün hâlâ bir karşılığı varmış.
Güle güle Hocam.