En sık karıştırdığımız şeylerden biri şu:
Alışık olduğumuz şeyleri “normal” sanmak.
Bir ilişkide sürekli açıklama yapmak zorunda kalıyorsan,
duyguların küçümseniyorsa,
sınır koyduğunda suçlu hissediyorsan…
Bunlar çoğu zaman “ilişkinin doğası” diye adlandırılıyor.
Oysa alışkanlık, normalin ölçütü değildir.
Danışan odasında yıllardır aynı cümle farklı ağızlardan duyulur:
“Buna alışığım.”
Bu cümle genellikle bir rahatlamayı değil, uzun süreli bir uyumu anlatır.
Ve insan, uyum sağladığı şeyin kendisine iyi gelip gelmediğini zamanla sorgulamamaya başlar.
Bir noktadan sonra sorun yaşamak değil,
sorunla yaşamayı öğrenmiş olmak tehlikelidir.
Duygusal yük taşıyan pek çok kişi güçlü görünür.
İdare eder, tolere eder, alttan alır.
Toplum da bu durumu olgunlukla karıştırır.
Oysa olgunluk, her şeye dayanabilmek değildir.
Olgunluk, neye dayanmanın bedelinin ağır olduğunu fark edebilmektir.
Psikolojik zorlanmalar çoğu zaman yüksek sesle gelmez.
Bağırmaz, çağırmaz.
Daha çok içten içe daraltır.
İnsan kendini “abartıyorum” diye susturur,
“Bende bir sorun var” diye yükü kendi üzerine alır.
Tam da burada şu soru anlamlı hale gelir:
Bir durum gerçekten zor olduğu için mi zor,
yoksa uzun süredir görmezden gelindiği için mi ağır?
İyilik hali; her şeyi anlamak, herkesi tolere etmek, hiçbir şeyden etkilenmemek değildir.
İyilik hali, rahatsız eden bir şeyi fark ettiğinde onu ciddiye alabilmektir.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:
Bize öğretilen normal mi yoruyor,
yoksa bizim ihtiyaçlarımız mı uzun süredir erteleniyor?