Vahit KOÇ
Köşe Yazarı
Vahit KOÇ
 

1 MAYIS İŞCİ BAYRAMI

Bilemiyoruz ama belki de binlerce yıldır çalıştıran (işveren)la çalışanlar arasında bir mücadele var. Bu mücadele akıp giden zaman içerisinde kim bilir işçi- işveren mücadelesinin dışında hangi kelimelerle isimlendirildi. Belki de bir zamanlar köle - efendi mücadelesi de bu isimlendirmelerden biri idi. Bizim şu anda şahit olduğumuz bu mücadelenin ismi, işçi- işveren mücadelesi. Ve nihayetinde bu mücadele sonunda elde edilen kazanımın adı da  1 Mayıs İşçi Bayramı. Bu gün burada 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın işçiler açısından, çalışanlar açısından ne kadar önemli olduğunu, günlük 16 saatlik bir çalışma süresinin, yoğun mücadeleler neticesinde 8 saatlik bir süreye indirilerek karar kılınmasının aslında ne kadar büyük bir başarı ve çalışanlar açısından elde edilmiş bir kazanç olduğunu vurgulamak yerine, işçinin ve onu çalıştıranın arasının nasıl açıldığını, var mı idi bilemiyoruz ama, var olan barışın nasıl ve niçin bozulduğunu sorgulamak istedim. Normalde birinin birikimlerini, parasını, imkanlarını ortaya koyduğu, yani sermaye sahibi olduğu, diğerinin de iş gücü ile bu sermayenin daha büyümesine katkı sağladığı bir ortamda insanın anlaşamaması ters bir olay. Öyle ya, birisi diğerleri, yani çalışanlar sayesinde evine ekmeğini götürürken, çalışanlar da  o ortamdan kazanmış oldukları birkaç kuruşla insanca geçinebilmenin, çoluk çocuğuyla mutlu bir şekilde yaşayabilmenin hayalini gerçekleştirmiş oluyor.  Aslında normal şartlar altında işçi ve işveren arasında bir mücadelenin olmaması gerekiyor. Çünkü iki tarafın varlığı da bir birine bağlı. Peki olan, ya da en azından bu şartlar altında olması gereken barış niçin bozulur veya bozuldu? Bunu anlayabilmek için tarihe bir de işçi ve işveren penceresinden bakmak gerekir. Tarih boyu barışı bozan, bozgunculuk yapan tiplerin en belirgin özelliklerinin yüreklerinde barındırmış oldukları, yüreklerinin baş köşesine yerleştirmiş oldukları dünyaya ve dünya malına olan sevgileri olmuştur. Evet!  Bu tipler sadece işçilerle olan barışlarını değil, aslında kendi dışındaki tüm insanlarla, insanlıkla, hatta diğer varlıklarla olan barışlarını da yok etmişlerdir. Bunların yüreklerinin baş köşesinde tuttukları mal sevgisi, mal biriktirme sevgisi tüm benliklerini kuşatmıştır. Bunların zihinleri, gece gündüz, akşam sabah mallarıyla, mülkleriyle meşguldür. Bunlar sürekli nasıl daha çok mal elde edeceklerinin, ne kadar daha çok biriktireceklerinin hesabını yaparlar. Bunlar öyle insanlardır ki mutlu olmanın yolunun ellerinin altındaki mallardan geçtiğine inanırlar. Gönülleri bom boş olduğu için gücü, biriktirdiklerinde ararlar. Güçlü olmak, güçlü görünmek için çok mala sahip olmanın bir zorunluluk olduğuna inanırlar. Aşırı mal sevgisinden dolayı yüreklerinde ulvi değerlere, insani erdemlere yer kalmadığı için başkalarının, kendilerinin dışındakilerin duygularını, düşüncelerini, onların beklentilerini, hayallerini asla hesaba katamazlar. Hatta tarih boyu bu tip insanlar, çalışan insanları yaşamış oldukları dönemlerde yüreklerinde barındırmış oldukları ucuz değerlerin penceresinden isimlendirmişlerdir. Kimi zaman köleler…  Kimi zaman da ameleler, işçiler diye… Oysa o ulvi tarih de, tüm insani değer ve vasıflardan mahrum olan bu tipleri isimlendirmekten geri kalmamıştır. İlk başa, yüreğindeki bütün hırsları da açık ederek bu tiplerin atası sayılan Kabil’i koymuştur. Peşinden de kendilerini insanüstü yeteneklerle donatılmış gören Nemrutları, Firavunları, Ebu Lehebleri ve Ebu Cehilleri sıralamıştır. Öyle bir sıralamış ki, günümüzden binlerce yıl öncesine baktığımızda nice işçilerin, çalışanların bu azgınları geleceğe şikayet etmek, Allah katındaki mazlumiyetlerini tescil etmek için, hem onurlarından, hem de bedenlerinden geçerek arkalarında bıraktıkları o devasa anıtlarla insanlığa  vermek istedikleri mesajı  okuyabilmekteyiz.  Evet! Kazancının çokluğundan öte, çalıştırdığı işçisinin mutluluğundan, onun huzur içinde evine bir parça ekmek götürebilmesinden haz alan, bir insanı rahatlatmayı onun bir sıkıntısını gidermeyi dünya dolusu altınlar, gümüşler biriktirmeden daha üstün gören, ücretinin üzerine çöreklenmek, ya da onu iyice kırpmak yerine alın teri kurumadan hakkını verebilmenin çabası içinde olan birisiyle çalışanın niye bir sıkıntı olsun ki? Yine çalıştığı yeri, işi, ekmek teknesi olarak gören, anlaşmış oldukları süre içerisinde hiçbir gayretini esirgemeyen, tüm samimiyetiyle zihinsel ve fiziksel gücünü ortaya koyan bir işçi ile işveren arasında niye sıkıntı olsun ki? 1Mayıs İşçi Bayramının güzelliklere vesile olması dileğiyle…  
Ekleme Tarihi: 29 Nisan 2019 - Pazartesi
Vahit KOÇ

1 MAYIS İŞCİ BAYRAMI

Bilemiyoruz ama belki de binlerce yıldır çalıştıran (işveren)la çalışanlar arasında bir mücadele var. Bu mücadele akıp giden zaman içerisinde kim bilir işçi- işveren mücadelesinin dışında hangi kelimelerle isimlendirildi. Belki de bir zamanlar köle - efendi mücadelesi de bu isimlendirmelerden biri idi.

Bizim şu anda şahit olduğumuz bu mücadelenin ismi, işçi- işveren mücadelesi. Ve nihayetinde bu mücadele sonunda elde edilen kazanımın adı da  1 Mayıs İşçi Bayramı.

Bu gün burada 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın işçiler açısından, çalışanlar açısından ne kadar önemli olduğunu, günlük 16 saatlik bir çalışma süresinin, yoğun mücadeleler neticesinde 8 saatlik bir süreye indirilerek karar kılınmasının aslında ne kadar büyük bir başarı ve çalışanlar açısından elde edilmiş bir kazanç olduğunu vurgulamak yerine, işçinin ve onu çalıştıranın arasının nasıl açıldığını, var mı idi bilemiyoruz ama, var olan barışın nasıl ve niçin bozulduğunu sorgulamak istedim.

Normalde birinin birikimlerini, parasını, imkanlarını ortaya koyduğu, yani sermaye sahibi olduğu, diğerinin de iş gücü ile bu sermayenin daha büyümesine katkı sağladığı bir ortamda insanın anlaşamaması ters bir olay.

Öyle ya, birisi diğerleri, yani çalışanlar sayesinde evine ekmeğini götürürken, çalışanlar da  o ortamdan kazanmış oldukları birkaç kuruşla insanca geçinebilmenin, çoluk çocuğuyla mutlu bir şekilde yaşayabilmenin hayalini gerçekleştirmiş oluyor.

 Aslında normal şartlar altında işçi ve işveren arasında bir mücadelenin olmaması gerekiyor. Çünkü iki tarafın varlığı da bir birine bağlı.

Peki olan, ya da en azından bu şartlar altında olması gereken barış niçin bozulur veya bozuldu?

Bunu anlayabilmek için tarihe bir de işçi ve işveren penceresinden bakmak gerekir.

Tarih boyu barışı bozan, bozgunculuk yapan tiplerin en belirgin özelliklerinin yüreklerinde barındırmış oldukları, yüreklerinin baş köşesine yerleştirmiş oldukları dünyaya ve dünya malına olan sevgileri olmuştur.

Evet!  Bu tipler sadece işçilerle olan barışlarını değil, aslında kendi dışındaki tüm insanlarla, insanlıkla, hatta diğer varlıklarla olan barışlarını da yok etmişlerdir. Bunların yüreklerinin baş köşesinde tuttukları mal sevgisi, mal biriktirme sevgisi tüm benliklerini kuşatmıştır. Bunların zihinleri, gece gündüz, akşam sabah mallarıyla, mülkleriyle meşguldür. Bunlar sürekli nasıl daha çok mal elde edeceklerinin, ne kadar daha çok biriktireceklerinin hesabını yaparlar.

Bunlar öyle insanlardır ki mutlu olmanın yolunun ellerinin altındaki mallardan geçtiğine inanırlar. Gönülleri bom boş olduğu için gücü, biriktirdiklerinde ararlar. Güçlü olmak, güçlü görünmek için çok mala sahip olmanın bir zorunluluk olduğuna inanırlar.

Aşırı mal sevgisinden dolayı yüreklerinde ulvi değerlere, insani erdemlere yer kalmadığı için başkalarının, kendilerinin dışındakilerin duygularını, düşüncelerini, onların beklentilerini, hayallerini asla hesaba katamazlar.

Hatta tarih boyu bu tip insanlar, çalışan insanları yaşamış oldukları dönemlerde yüreklerinde barındırmış oldukları ucuz değerlerin penceresinden isimlendirmişlerdir. Kimi zaman köleler…  Kimi zaman da ameleler, işçiler diye…

Oysa o ulvi tarih de, tüm insani değer ve vasıflardan mahrum olan bu tipleri isimlendirmekten geri kalmamıştır. İlk başa, yüreğindeki bütün hırsları da açık ederek bu tiplerin atası sayılan Kabil’i koymuştur. Peşinden de kendilerini insanüstü yeteneklerle donatılmış gören Nemrutları, Firavunları, Ebu Lehebleri ve Ebu Cehilleri sıralamıştır.

Öyle bir sıralamış ki, günümüzden binlerce yıl öncesine baktığımızda nice işçilerin, çalışanların bu azgınları geleceğe şikayet etmek, Allah katındaki mazlumiyetlerini tescil etmek için, hem onurlarından, hem de bedenlerinden geçerek arkalarında bıraktıkları o devasa anıtlarla insanlığa  vermek istedikleri mesajı  okuyabilmekteyiz.

 Evet! Kazancının çokluğundan öte, çalıştırdığı işçisinin mutluluğundan, onun huzur içinde evine bir parça ekmek götürebilmesinden haz alan, bir insanı rahatlatmayı onun bir sıkıntısını gidermeyi dünya dolusu altınlar, gümüşler biriktirmeden daha üstün gören, ücretinin üzerine çöreklenmek, ya da onu iyice kırpmak yerine alın teri kurumadan hakkını verebilmenin çabası içinde olan birisiyle çalışanın niye bir sıkıntı olsun ki?

Yine çalıştığı yeri, işi, ekmek teknesi olarak gören, anlaşmış oldukları süre içerisinde hiçbir gayretini esirgemeyen, tüm samimiyetiyle zihinsel ve fiziksel gücünü ortaya koyan bir işçi ile işveren arasında niye sıkıntı olsun ki?

1Mayıs İşçi Bayramının güzelliklere vesile olması dileğiyle…  

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yildizhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.