Yıldız Haber
Yıldız Haber
Açık
Giresun · 25°C
Bizi Takip Edin
03 Ocak 2023 - 11:36

Namın unutulmaz “Anni Musun…?”

Ali Gürsoy, namı diğer Gâvur Ali... 1948 yılında Giresun’un Bulancak ilçesinde doğdu. Tarihler 02 Ocak 2022’yi gösterirken geride namını bırakıp gitti. "Gâvur" lakabını, yaramazlığından dolayı "annesinden dedesi" takmış.

0 Okunma 0 Paylaşım
Namın unutulmaz “Anni Musun…?”

Bulancak/Uçarlı Mahallesi'nin uçarı, bıçkın ve en uç çocuğu... Sezai Sarıoğlu’nun kaleme aldığı Gayriresmi Portreler, Nar Taneleri kitabından alınan kesitlerle oluşturduğumuz haberde Yazar Sarıoğlu, Gavur Ali için şu sözler ile kitaba giriş yapmış ‘Değişik tarihlerde üç kez buluşup onun hikâyesini dinleyince, bir tür devrimci “kasaba kovboyu”ndan yerli bir film izliyor duygusuna kapıldım. Kasabadaki bütün kötülüklere karşı çıkan, kurumlarla hiç uyuşmayan, en çok da kasabanın kötülük ve iktidar simgesi Şerif ile sıkça takışan iyi kalpli, çifte tabancalı bir kovboy... Bazen bela onu bulmuş bazen o tasarlayarak bela yaratmış’’ diyor

Yazarın dile getirdiği sözlerinin devamında; ‘Bulancak'ta mermisinin değmediği cadde, elektrik lambası yok gibi... 9 kez cezaevine düşmüş ve toplam 11 küsur yıl hapis yatmış... Yatmış ama, o alemin deyimiyle, onurunu, siyasi ve insani kimliğini “çizdirmemiş” yani “adam” gibi yatmış... Kendine özgü gülüşüyle, "sivilde de askeriyede de Gâvur Ali'yi hiç utandırmadım" demesi boşuna değil... Ama o, hiçbir zaman “Geçmişte, şimdi ve daima alnımız açıktır anni musun", demez, sadece demeye getirir. Geçmişin külhanbeyi Gâvur Ali'nin alametifarika sözcüğü, "Anni musun..." Özellikle altını çizmek istediği cümlelerin başına ve sonuna bu sözcüğü mutlaka getirir. Bu sözcük, dilinin altında hazır ve nazırdır. Bir diğer alametifarikası ise, geldiği bıçkın hayatın simgesi olarak sivri burun, basık ökçe (ya da sivri burun, yumurta topuk) özel bir ayakkabı giymesi, Gâvur Ali, okumayı sevmiş ama okulu ve öğrencilere emireri gibi davranan öğretmenleri hiç sevememiş... Gerçekleri hep sokakta aramış, benzerlerini bulmak, topluluğun izini sürmek için hep sokağa başvurmuş... Kendini sokakta kurmuş ve namını orada yürütmüş... Sokağı içerden, okulu dışardan bitirmiş... Haritada, enlemin boylamın yerini yanlış işaretlemiş ama sokaktaki işaretleri iyi okumuş, sokağa yanlış yapmamış...

‘Eğrilik görünce dayanamaz, olayımı yapardım’

Namı diğer Gavur Ali ‘Kabına sığmaz bir çocuktum. Çocukluğumdan beri isyankardım...

Eğrilik görünce dayanamazdım. 1962-63 öğretim yılında ortaokulda ikinci devreyi okurken bayrak merasiminde arkamdaki arkadaşım yaramazlık yaptı. Okulun mimli, öğrencilerinden olduğum için, öğretmen bana vurdu.

"Neden vuruyorsun, ben yapmadım" dedimse de "Konuşma lan!" cümlesini kurup hareket yapınca elini tuttum. Aramızda küçük bir hadise olunca, haklı oldu ve okulun disiplin kurulu beni okuldan uzaklaştırdı. Yoksul olduğumuz için Giresun'a gidip okuyamadım. Çok sonraları, 1978'de ortaokulu dışardan bitirdim... Bir buçuk yıl babamın kunduracı dükkânında çalıştım. Delikanlıyım anni musun? Sigara içiyorum, hafiften içki başlamış, para lazım ama babam harçlık vermiyor. Bunun üzerine dükkândan ayrıldım ve iki sene kahve garsonluğu yaptım, daha sonra da bilardo salonuna geçtim.

Askerliğimi bitirip dönünce yine kahve işinde çalıştım. İçki ve kabadayılık yaşam biçimimdi. Kavga etmediğim, mermi atmadığım gün yoktu... Yaşamım kovboylar gibi vurdulu kırdılı geçtiğinden sıkça karakola ve cezaevine düşüyordum. Polislerle de hadiselerimiz olurdu. Toplam dokuz defa cezaevine düştüm ve parça parça 11 küsur yıl hapis yattım’ ifadelerini kullanmış.

Pankartın bir ucunda Gâvur Ali, diğerinde Öcü Galip

‘Dönemin pek çok devrimcisi gibi Gâvur Ali’de hem CHP'nin hem de Ecevit döneminin rahlei tedrisinden geçer... Bülent Ecevit CHP'ye Genel Başkan olduktan sonra bir sol rüzgârı esmeye başladı. Bu günleri Gavur Ali şöyle anlatıyor; “Dört yıl CHP Gençlik Kollarında görev yaptım, kurultay delegesi oldum. Militanlık ruhum da vardı. Burunucu'ndan ta Piraziz Köprüsü'ne kadar sahildeki asfalta, "Umudumuz Ecevit", "Karaoğlan” diye yazdığımız dönemlerdi. Tarihin cilvesine bak “anni musun, şu Ecevit için neler yaptık”... Bu kasabada ilk defa siyasal yazılama, afişleme işlerinde biz görev aldık ve karakola ilk biz alındık. '74'ten sonra, özellikle '76'da devrimci siyasi hareketlerin bölgemizde ve kasabamızda yoğunlaşması ile beraber yeni konumumuz oluşmaya başladı. Devrimciydim ama lümpen yaşantımda sürüyordu... Bulancak'ta kısa zamanda devrimci bir hareket ve yapı oluştu, kitleselleşti. Giresun Eğitim Enstitüsü'nün açılması ile de iyice hızlandı. Mitingler, yürüyüşler, afişlemeler, kavgalar, mahallelerin paylaşılması, "Fındıkta sömürüye son" kampanyaları ile yeni bir dönem başladı. "Öcü Galip" ile birlikte, en önde Kurtuluş pankartını tutardık. Gâvur Ali ve Öcü Galip, ikilisi varken kimse büyük pankartı taşımazdı... O bizim işimizdi... Bölgedeki bütün mitinglere birlikte gittik. Galip, çok esprili sempatik bir arkadaştı, gençler onu çok severdi. Kurbağaya benzediğinden "öcü" derlerdi. Olayların fiilen içindeydik, her zaman meselemize sahiptik. Bir olaydan tutuklamam çıkınca gizli yaşamaya başladım’

"Teslim ol Ali'm!"

Bir gün babam, "Hasta halimi görüyorsun, ölürüm cenazeye gelenler seni görüp ihbar ederler, yakalanır rezil olursun ve kaldıramazsın, teslim ol" dedi. Giresun'a teslim olmaya giderken ona, "idama gider gibi gidiyorum" diye tepki verip onu üzmemden dolay kendimi hala affedemiyorum ve sonunda Gavur Ali de teslim oldu...! Davam sivildendi ama ihbar sonucu edince siyasi polisler geldiyse de "cezaevinden de alırız" diye bıraktılar. Bir hafta sonra da siyasi ekip gelip beni aldı. Bana işaretlenmiş fotoğrafları gösteriyorlar ben, kurnazlık yaparak ya kulüpçü ya meyhanecileri gösteriyordum. Çünkü gösterdiklerim benim yaşam biçimime uyuyordu. Falan yerde kulübü var, iskele başında meyhanesi var, birlikte içerdik filan diyerek geçiştirdim. Sonuçta kaba dayak attılar ama o bilinen sistemli işkenceden görmedim... Ve Kurtuluş Davası'ndan dosyam olduğu için 1983 senesinde Erzincan 1 No’lu Askeri Cezaevine gönderildim. Orada, devrimcilerle birlikte içime sinerek 5,5 ay yattım... Kurallara uymamak için her gün dayak yiyorduk.

Dayak yiyorduk ama onurluca yatıyorduk. Cıvıl cıvıldık, bazı çelişkiler bir yana birbirimize bağlıydık.

Sivilde işler berbat... Mahkûmlar rezil-kepaze... Oralar bir cehennem. Öyle bir ortam ki, adam delikanlı gibi içeri girmiş ama olmuş yalaka, olmuş idarenin adamı. Dayak yemiyor, itiraz etmiyor ve onursuzca mahpus yatıyor. Onlara "Böyle onursuz ve rezil yasayacaktın da neden vurdun elin adamını, sana sövdü ise sen de sövseydin, beladan kaçsaydın, burada senelerce sövüyorlar" derdim... Tam bir onursuzluk, alçalma hali... Eskiler "hapiste delikanlı" yatar derdi. Şimdi her türlü insan var; kiralık katilinden, hiç yere adam vuranlara, hırsızından, yağcısına, halk diliyle söylersek her cinsten insan var... Yani Sezaiciğim herkes haklı ve güzel yatmıyor anni musun? Erzincan sivilde 5,5 ay kaldım. Güzel arkadaşlarla, sol siyasilerle tanıştım... Erzincan sivil uyuşturucu müşadiyesi olduğu halde yine de çok güzel insanlar vardı...

Mahkumların çoğu doğuluydu... Ben onlara "Güzel doğulular" derdim. Oradan Erzurum'a sürgün gittim, 40 gün kaldım.

Direnen siyasilerin 9. Kolordu'ya dağıtılmalarının üzerine gitmiştim. Kapı altında iddianamemi okuyunca siyasi olduğumu anladılar ve beni mimlediler. Kimle konuşsam gözleri bende...

Bir ara ufak bir hareket oldu, beni askıya aldılar ve neredeyse bacaklarımı kırdılar! Müdür elinde silah, "bir daha böyle yapılanmalar yarattırmam" diye benim şahsımda mahkûmlara gözdağı veriyordu. Oradan Kayseri Cezaevi'ne sürgün gibi gidince de solcu arkadaşlarla karşılaştım. Kayseri büyük cezaeviydi, Türkiye'nin her tarafından mahkûm vardı. Yerli mahkûm Avşarlar ya gerici ya da MHP’liydi. Yine de solcular bir denge kurmuşlardı... Zaman içinde birbirimize ısındık sohbet muhabbet orda da yer edindik. Ben gittiğim yerlerde er geç kendime yer edinirim. Yattığım bütün cezaevlerinde idareye ve işbirlikçilerine karşı oldum. Yani onurumuzla yattık anni musun? Sivilde de siyaside de sevenlerimiz oldu... Adımızı lekelemedik. Orda, genelde Kürtlerle arkadaşlık yaptım. Onlar da bizi, Karadenizlileri severdi... Elbette kafa yapısı ve yaşam biçim önemli. Kürtlerin kafa yapılan, yaşam biçimleri, değer verdikleri şeyler, insana bakış açısı bana uyuyordu. Özal'ın infaz yasası çıkınca yarı açık cezaevi hakkım doğdu ve Giresun'a gönderildim... İki yıl sonra, 1988 Mayıs'ında meşruten tahliye oldum...

1983'te babam ölünce İstanbul’da Günaydın Yirmibeş ismindeki arkadaşıma mektup yazarak, "durum bu merkezde anni musun" diyerek para istedim. İnsanı bilirim, değerini de... "Ver bir cigara" dememek için sigarayı bıraktım. Cumhuriyet gazetesini almamaya başladım. O, kimliğimi, kişiliğimi ayan beyan bilerek para gönderdi... Korkudan filan değil anni musun, yanlış anlaşılmasın, insanlık ilişkilerinden, onurlu bir insan olduğum için bana her ay para gönderdi... Parasız da yatarsın ama illa da para da lazım. Şairin "karanfil kokuyor cigaram" dediği gibi, ihtiyaçlar oluyor. Düşünsene ben onun kapitalist düzenine karşı hareket yaptığım halde karşılıksız para gönderdi. Her şey bire bir siyaset ile olmuyor ve izah edilemiyor ki...

Benim ilkem insan olmak

Cezaevlerinden çıkan bütün devrimcilerin başına gelen onun başına da gelir. Bir yanda devlet, bir yanda iktidar partileri ve bir yanda da ne yapacağını bilemeyen sersem sepelek hayata tutunmaya alışan devrimciler… İnsanlar hem kendilerine hem de birbirlerine karşı güvensizdirler. Ne geçmişi ne günü ne de yarını göze alamayan devrimcilerle doludur çarsı pazar... Tarih onları zamana havale etmiş gibidir...

1988'de cezaevinden çıkınca birkaç ay boş kaldım. Devletle zaten baştan beri nizalıyım... Şimdiki belediye başkanı ile bir zamanlar iskele yanında halka, kese kâğıdı ile şeker dağıtırdık. Bunlarla aynı partide çalıştık ama adamlar bizi tanımadı bile. "Devrimciler işi yaramaz" diyen bunlar... Hem devlete hem onlara karşı mücadele veriyorsun kardaşım... Hani yiğit kursunla ölmez, yiğidi kılıç kesmez derler ya. Güzel insanlar, onurlu insanlar ekmekleriyle oynanarak, işsiz bırakılarak, dışlanarak da öldürülmek isteniyor. Ama benim isim karşı koymak ve direnmek... Çizginin bu tarafına kimseyi geçirmem anni musun.

Hani devrimcilikte iki de bir ilkeden söz edilir, hatta bu ilkeler yüzünden ayrılıklar olur ya... Ben onu bunu bilmem anni musun, benim ilkem de sınırdan içeriye kimseyi sokmamak, insan olmak... Dört yıl koalisyon hükümeti oldular, hükümlü kadrosundan bile iş vermediler. Devletten daha fazla devlet oldular bize... Beş sene kahve çalıştırdım. Eskiden tek tabancaydık, evlendik barklandık, iki de çocuk var. Devlet bizi zaten tanımıyor. Mimliyiz. Devlet bizi ekonomik ve siyasi olarak vatandaşlıktan zaten çıkarmış, ama solcu geçinen CHP'liler de gözden çıkarmış. Ekonomik mücadelemizi de en zor şartlarda tavizsiz sürdürmek zorundaydık. Taşın üzerine şu küçük tezgâhı kurmak için, hem belediyeye hem de vatandaşa karşı ne mücadeleler verdim. Sadece çocuğumun ekmek parası için... Dilimin döndüğünce de sosyalizmin mücadelesini veriyorum. Eski solcuların kimi düzen partilerinde iş takip ediyor, hali vakti yerinde olanlar da baba malı ile esnaflık yapıyor. Biz yine sol gazetemizi okuyoruz anni musun... Biz yine sol söylemlerimizi söylüyoruz. Yaşam biçimin solcu olacak kardeşim. Söylem solculuğu başka, mücadele solculuğu başka...

6 milyon kirâyı ödeyemeyen partiye aşk olsun denir

Kırkımı geçince de evlendim, iki çocuğum oldu, ilkokula gidiyorlar... Şimdilerde karımla birlikte manavlık yapıyoruz, pazara çıkıyoruz. Köyde sebze bahçesi yetiştiriyoruz. 100-200 kilo fındığımız oluyor... Geçinip gidiyoruz işte... İçince en son lafı en başta söylüyordum ve başım belaya giriyordu. Baktım mahpus görünüyor, içkiyi bıraktım. İşimi aksatıyordu, evden de muhalefet vardı. Acaba alkolik miyim, diyordum. İçkiyi bırakmak için bir ay oruç bile tuttum. Şimdi toplumla daha iyi ilişki kuruyor, hayata daha güzel bakıyorum. En ufak şeyden zevk almasını öğrendim... Eskiden tekdüze bakıyordum herhalde...

Bir tür karamsarlıkla beraber galiba içkiye sığınıyordum...

Devrimcilerin derdi içki ile bitecek dert değil ki... Toplumsal ve siyasal bir derdi var devrimcilerin… Halk ile iç içeyim. Onlarla, sik konuşuyorum... Kimse Türkiye’nin ekonomisinden, politikasından memnun değil ama durum da bu. Çünkü hakkını arama kültürü yok. Sokağa çıkıp hak arayacak bir yapılanma da yok... Duyuyorum ve utanıyorum, ÖDP aylık 6 milyon lira kirayı ödeyememiş, borç 200 milyona çıkınca kefil arkadaş icralık olmuş… Belediye kapıya koyacakmış vesaire...

Kapitalizm façaları bozdu anni musun?

Gâvur Ali, teoride ve pratikte sınıfta kalan devrimciler, pankartlardan, alıntılardan, mitinglerden değil, "en iddialı", "bütün zamanlarda önder" konumlarından ekilmesini bilmediler, demeye getirmiyor, açıkça diyor... "Laflarımın kimlere dokunduğunu sen iyi biliyorsun" demesi bundan... Evet, sessizce geri çekilmeyi, mütevazi bir yerde konumlanmayı bilmemek gibi

"küçük" bir sorunu var devrimcilerin. İki, üç örgüt/parti, onlarca dernek ve gazete batıranların, her zaman ve her koşulda en iddialı olmaları, dayak yiye yiye dayak arsızı olan çocukları anımsatıyor. Yenile yenile yenilgi arsızı olanların her seferinde sıranın başına geçmeleri tarihin gücüne gidiyor olmalı... Karamela arkasındaki maniler gibi, alıntı alıp alıntı satmanın sürdüğü, hatıralarım hiyerarşik anlatıldığı günümüzde, süsüne kaçılmamış bir devrimcilik için sessizce geriye çekilmeyi bilmek neden bu kadar zor...

Geçmişi. Kendi yorumuma göre şöyle eleştiriyorum: Daha iyi yaşamak, dayanışmak için çabaladık. Bize anlatılanlara, okutulanlara, derneklerde verilen seminerlere bakın, mitinglerde attığımız sloganları düşünün... Bir de Sovyetler Birliğinin ve bütün devrimcilerin içine düştüğü hallere bakin... Hakkım olarak soruyorum; dünyaya bu kadar "Nataşa" ihraç eden bir düzen nasıl sosyalist olur?.. Nataşaların çoğu kitap yutmuş, teori bilen kadınlar, içlerinde fizikçiler, aydınlar var… Bu insanlara hiç mi bir şey vermemişler... Örnek olarak gösterilen Sovyetler berbat çıktı... Örnek olarak gösterdiğimiz kurumlarımız, bas tacı ettiğimiz geleneklerimiz, büyük kıymet biçtiğimiz şeflerimiz, örnek olarak gösterdiğimiz insanlarınız berbat çıktı...

Felsefenin Temel İlkeleri kitabını kurşunlayacaktım!

Bulancak, devrimci ortalamaya göre kitaba yolu düşenlerin çok olduğu, devrimcilerin teoriye biraz yatkın olduğu bir kasaba. Bulancaklı devrimciler kitabidirler, alıntı kültürleri vardır, okuduklarını tıkır tıkır aktarabilirler... Bulancaklı devrimcilerin belagatı kuvvetlidir, duyduklarını irticalen anlatma yetenekleri güçlüdür. Gâvur Ali'nin kitapla ilişkisi ise mizah öyküsü gibidir.

Çok kitap okuyanlar gördüm anni musun... Okuduğun yaşamınla çakışmıyorsa o ezber uçup gidiyor... Kitap da okudum anni musun? Kaçak olduğum dönemlerde Felsefenin Temel İlkelerini bile okudum. Ama, yazılanlar kafama neden girmiyor diye az kalsın kafayı yiyecektim. O kitap beni bunalıma düşürdü anni musun? Sonunda sinirimden kaldırdım attım kitabi... Az kalsın kurşunlayacaktım...

Kolay değil doğrusu Bulancak'ta Gâvur Ali olmak... Kolay değil doğrusu, teoriye sokaktan misilleme olmak... Kolay değil doğrusu, ayağı vurmayan çapula gibi hayatın forsu olmak… Kolay değil doğrusu, bir kentin ortasında hem ayak hem de bas olmak…

Yorumlar

+ Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!